İroni…!

İroni nedir? diye çevrenizde soran olursa düşünmeden cevaplayın…

Birilerine adledilmiş bir bayram var. Ama o birileri o “bayram” günü yine görevlerinin başında ter dökmekteler..

1 Mayıs’tan bahsediyorum tabiki de..

Hakları devamlı ellerinden alınmaya çalışılan, alınteri emekçilerininin (sözde) bayramından..!

Esenlikle..

Reklamlar

İnsan..

Demini almış bir hayat özlemimiz var elbet hepimizin.

Birde kazık çakamayacağımız dertli dünyamız.

Hayallerimiz var yıllardır önümüzde biriktirdiğimiz.

Birde dağlar gibi kocaman engellerimiz.

Ne zaman sesli gülsek korkarız beş dakika sonrasında kötü bişeyler olacak diye..

Ağlasarsakta, sonrasında herşey düzelecekmiş zannederiz..

Biz, kaybetme korkusuyla yaşayan insanoğluyuz

Kazandığımızı düşünürken aslında, en fazla kaybedeniz..

Esenlikle..

Sosyal olarkene ☺️

Vallahi de bu haldeyiz billahi de..

“Ya Onur abartıyorsun” demeyin..

Farkındasınız, “sosyal medya” demekten, “sosyal hayat” demeyi unuttuk. Sosyal hayat kelimesi önümüzde ki yıllarda kullanılmamaya başlarsa bu yazımı hatırlayın.

Zaten sosyal hayatın içini öyle bir boşalttık ki sormayın gitsin. Sosyallik yapacağız diye dışarı çıkıyoruz misal. Arkadaş, eş, dostla oturmaya, zaman geçirmeye. Daha üç dakika sonra ellerde telefon bu anı ölümsüz kılalım. Yahu kılalım kılalım ama iki tane enstantane yakalayacağız diye o dakikalardan alacağımız zevki de mahvetmeyelim.

Bazan kendi kendimle boğuşuyorum. Kendi içimde de yaşadığım bu sorunu çözmek için kendimle savaşıyorum. Ya Onur diyorum, sen daha telefonlar ortada yok iken aklı herşeye kesen bi adamdın. Yani hayattan bilinçli bi şekilde tad alırdın. Şimdi sosyal medya denilen bu illet yüzünden bunlardan mahrum olduğunun farkındamısın?

Bu soru beni geçici süreliğine özüme döndürüyor.

Yine tümüyle vazgeçemiyorum maalesef. Döngü devam ediyor.

Ya hak vereceksiniz aklımızı da kiraya verdik sanki..

İyi hatırlarım ilk telefon sahibi olduğum yılları. Telefon sahibi olduğum o dakika ve iki yıl sonrasına kadar hafızamda abartmıyorum elli ye yakın ev ve cep telefonu numarası vardı. Bugün bu sayı 10 u geçmiyor inanın. Bu teslimiyet değilde nedir. Hafızasında numaraları tutabilenleri tenzih ve tebrik etmemde gerekiyor. Ama ben bu durumdayım ve aynı durumdan çoğu insanın da muzdarip olduğununun farkındayım.

Çenem düştü bugün biraz ama yazmak durumundayım..☺️

Birde bizi “sözde” sosyal yapan cihazların mahvettiği uykularımız yokmu.Beni en çok beni zorlayan konu da bu. Ne güzel küçük küçük alarmlı saatlerle uyandırdık halbuki. Radyasyon derdi felan hiç bişeycikleri de yoktu. Şimdi ise baş ağrısı olmadan uyanmadığım sabahlar yok gibi. Bol ertelemeli alarmlar, yanı başında tutman gereken telefonlar.

Dikkatinizi çekerim belki bilmeyenler vardır. “Sar” değeri diye telefonlarda yapılan radyasyon ölçümleri var. Bi göz gezdirin isterseniz.

Sosyal medya konusundan buraya nasıl geldim farkında değilim ama muhakkak ki aralarında derin bi ilişki vardır.☺️

Esen kalın.. Sosyal kalın..En azından sosyal medyasız sosyal olmaya çalışın ☺️

Artvin..

Çocukluk yıllarımda Artvini tanıtan yazıları okurken, “Serhat şehrimiz” tanımına rastlardım sık sık. Kelime anlamını bilmezdim . En azından “yeşil” bir memleket olduğu için böyle yazıyorlar diye düşünürdüm.Gün geldi Serhatın “sınır” anlamına geldiğini öğrendim. Gel zaman git zaman “yeşil Artvin” tanımı sıkça kullanılmaya başlandı. Yeşiliyle belki “Bursa” gibi reklam yapamadı Artvin ama, bu durum Artvinin “en yeşil” olmasının da önüne geçemedi.

Üstteki fotoğrafta bunun en önemli göstergesi olsa gerek. Köyümden çektiğim bu kare “Artvin şehir merkezini” gösteriyor. Dağın yamacına kurulmuş bu “zor” şehir, yeşil sıfatını ne denli hak ediyor varın siz karar verin..

Bilirsiniz ki avantajı olan herşeyin muhakkak bi dejavantajı da vardır. Zaten yaşamı güzel kılan olgular da bu tezatlıklar sayesinde anlamlı olurlar. Artvin başta olmak üzere “doğu karadeniz” de böyledir. Büyüleyici doğasıyla insana uzun bi ömür vadeder.En fazla yağmuru, en temiz havayı, en bol kar yağışlarını,en güzel mevsim geçişlerini, en temiz gökyüzünü ve herşeyin en doğalını burada bulabilirsiniz..

Ama ne var ki yaşam şartları, insanoğlunu zamanla göçe zorlar ve dört duvar arasında bi ömür yaşamaya mahkum ettirir.İnsan ormanı, doğayı yapay bi kaç parkla yaşamaya çalışır ve oksijeni bile yetesiye bulamadan hayatına devam eder. Bu yöreler maalesef ki göç konusundan en muzdarip olan yerlerin başında gelmekte. Doğal güzelliklerini saymakla bitiremeyeceğim Doğu Karadeniz ne yazıkki imkansızlıklar yüzünden git gide insansız kalıyor..

Bu coğrafyada da ne yapılır ki diye sorduğunuzu da duyar gibiyim.. Evet, suyun kaliteli olduğu bi yerde “su dolum tesisi” yapılabilir. Ormanı bol olan bi yerde doğa katliamı yaşatmayacak şekilde kesilmesi gereken ağaçlarla mobilya veya kereste üzerine büyük işletmeler açılabilir. Yeşili sayesinde büyük çaplı hayvancılık işletmelerine ev sahipliği yapabilir.. Maalesef ki Artvinde bunları göremiyorsunuz.

Aslında doğanın biz insanların elinden çektiklerini de düşününce bazan insanlar iyiki buralardan uzak kalmış demekten de kendimi alamıyorum. İnsanların memleketlerinden uzak diyarlarda çalışmak zorunda kalmasıyla, doğayı umursuzca mahvetmeleri arasında ki darboğaz da aşılamaz bi hale gelmiş durumda.

Ne kadar imkansızlıklarla dolu da olsa, buralardayız. Havasına, suyuna, doğasına aşığız. Sosyal hayatı önemsemeyen herkesi bir doğa harikası Artvinde yaşamaya davet ediyoruz.

Kendi objektifimden fotoğraflarla sizleri başbaşa bırakıyorum..

Kalın sağlıcakla.

1 yıl..

1 yıl olmuş be..

Kocaman bir sene nede çabuk geçmiş. Acaba yazabilir iyim? Acaba yazdığım okunur mu? telaşesiyle başladığım blog yolculuğum, ilk senesini tamamlamış.

Bu süreçte güzel insanların güzel fikirlerine muhatap olmuş olmak, belkide bu serüvenin en güzel tarafı olmuştu benim için.. Ayrıca yazdıklarımdan sonsuza kadar birilerinin fayda görecek olduğunu bilmenin yarattığı kıvanç ta mutluluğum..

Doğru bildiğimi süslemeden okuyucuya okutabilmek amacımın, değerli blog yazarlarının anlamlı yorumları sayesinde başarabildiğimi hissediyorum. Ama şu varki, bu platform “tembel” insanları sevmiyor. Kendini aylarca unutturan kalem sahipleri zararın en büyüğünü blog severlere veriyor. Öyleki yazı yazmasını günlerce beklediğim bloggerlar oldu bu süreçte. Acaba nasıl bi konu seçip neler yazacak diye merak içerisine düştüğüm anlar halen hafızam da taptaze..

Ne yazık ki bende veremedim uzun zamandır kendimi yazılara. Engel oldu bişey ler sanki.. Suçlu aramaya gerek yok en büyük engel bendim belkide.Yıl dönümüyle beraber tekrar eskisi gibi hava yakalamak istiyorum bu sayfalarda. İlk gün ki heyecanımı aramaktan yanayım vesselam. Güzel anıları tekrar yaşatmak iyi gelecektir ruhuma eminim.

Tekrardan güzel yazılarda buluşmak dileğiyle.

Hayvanlara yapılan işkence..

Yaşam hakkı şüphesiz dünya üzerinde ki en büyük haktır.

İnsan, hayvan veyahut bir bitki hiç farketmez

Hiçbirinin yaşam hakkına gerekmediği müddetçe gem vurulamaz..

Ama gelin görün ki dünya üzerinde ki en kibirli varlık “insan” kural dinlemezliğinin yüzünden kendi keyfiyeti gereğince, kendi dışındaki yaratılmışlara yaşam hakkı tanımayabiliyor.

Özellikle hayvanlara yapılan işkenceler konusunda anlam veremeceğim şekilde, adına “insan” denmeyecek yaratıkların onlara karşı dayanılmaz muamelelere giriştiğinin görüntülerini sıkça görmeye başladık.

Aracının arkasına bağlanıp sürüklenen, ateşin üzerine canlı canlı atılan ve hunharca şekilde orantısız güç uygulanan aynı dünyayı paylaştığımız o canlıların yaşam hakları konusunda birey olarak hepimizin üzerine büyük sorumluluklar düştüğünü bilmemiz gerekiyor.

Toplumsal konularda iyice duyarsızlaşmaya başladığımız bu dönemde aslında sosyal medya, istismar, işkence ve yaşam haklarına yapılan saldırılarda farkındalık yaratmayı başarabiliyor.Yapılan herhangi bir kötülük oradan geçen biri tarafından kolayca cep telefonları tarafından görüntülenip, kısa sürede milyonlara ulaşabiliyor. Bu sayede yönetimler de çığ gibi büyüyen tepki karşısında sessiz kalamıyor ve cezai yaptırımlar konusunda atılacak adımlar süratle atılıyor.

Yalnız, sorun cezai yaptırımların içeriği noktasında tıkanıyor. Örneğin yakın zaman evvel Edirne Keşan da köpeğini aracının arkasına bağlayıp hayvancağızı harap ve bitap yerlerde sürükleyen, sanki yaptığı iyi bişeymişcesine pişmiş kelle gibi sırıtan adamın görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyor. Yaptığı bu vahşete rağmen aldığı ceza ise şaşırmayacağımız şekilde cüzi miktar da idari para cezası.. Ne yazık ki güzel ülkemde bu örnekleri daha da artırabiliriz.

Neler yapılabilir noktasında ise, hükümet hayvanlara işkence eden ve öldürenlerle ilgili olarak alt sınırın 4.5, üst sınırında 7 yıl hapis cezası olduğu kanun teklifi hazırlıyor.

Güzel mi diye sorarsanız bunun fevkalade bi karar olduğunu söyleyebilirim. Ama bazı çekincelerim de yok değil maalesef..

Toplumumuz, üzülerek söylüyorum ki hak ihlalleri konusunda deyim yerindeyse birbirleri ile yarışır durumda.Trafikte ki sabırsızlık ve bencillik, toplu ulaşımlardaki anlayışsız davranışlar, hangi ortam olduğu önemsiz olmakla beraber hep birilerini ezip öne geçme isteğimiz, konumuz olan hayvanların yaşam haklarına saygı duymamamız aslında bu konuda ki hapis cezası yatırımının uygulanmasını zorlaştırıyor. Şöyle ki, bir toplum genel kanaat olarak hangi bilince sahipse, maalesef ki yargı mensuplarıda aynı toplumun yetiştirdiği bireyler olarak o normların etkisi altında karar vermeye yelteneceklerdir. Belkide duygusal yönleri ağır basacak, doğruyu, yani hayvana yapılan işkenceyi vereceği hapis cezasını “gereksiz” görüp onu idari para cezasına çevireceklerdir.Bana göre muhtemel sonuçlar idari para cezası denilip davanın düşmesi olacaktır.

Ne yapılabilir noktasında ise makul önerilerim var.

Mesela yapılan işkencenin mahiyetine göre caydırıcı nitelikte yüksek para cezaları, medya cihazlarının yaygın kullanıldığı dönemde insanları bu tarz fiillerin uzak tutabilir. Veya işkence etmiş olduğu hayvanın barınaklara alındıktan sonraki senelere ait bakım masraflarının işkenceci tarafından fazlasıyla tahsil edilmesi gibi.

Tabiki şu anda yapıldığı gibi cüzi idari para cezaları gibi değil. Meblası yüksek, caydırıcı ve o dilsiz hayvana verdiği eziyetin kendi cebinde, acısını çekeceği cinsten..

Yaradılanı hoşgör, yaradandan ötürü” felsefesine erişmektir ya aslında olması gereken..neyse

Sevmek ve saygı duymaktır yeterli gelecek olan..

Esenlikle..

Dikkat kırılabilir..!!

Az evvel elime gelen kargo kutusunun üzerindeki yazı dikkatimi çekti..

Dikkat kırılabilir

Ve o an sordum kendime.. Maddeye böylesine değer verdiğimiz dünyada, boynumuza büyük puntolarla yazılmış “Dikkat kırılabilir” lafzını yazıp dolaşsak farkındalık yaratabilirmiydik?

İnsanların birbirine tahammülünün bitmeye yakın olduğu bu noktada, maddeyi insandan üstün kılan zihniyete karşı yapacağımız bu hareket bi karşılık bulabilir miydi sizce?

Gitgide yaşanabilirlikten uzaklaşan dünyanın gerçek hammadesi olan “insan” sırf daha çok kazanabilmek adına başkalarının “mütevazi” hayatlarından ne zaman el çekecek.. Bileniniz varmı?

Bi yavrunun feryadı gün gelipte “lanet olsun ben ne yapmışım” dedirtmeyecekmi sizlere ey para baronları, çocuk katilleri…

Kendi tabirinizle “diğer insanları” sırf petrol için, makam-mevki için, toprak kazanmak için ne kadar zaman daha öldürmeye devam edeceksiniz..? Herkes bitene kadarmı..?

Sizler lanet koltuklarınızda daha fazla oturabilmek, karnınızı daha fazla doyurabilmek, hırslarınıza daha kolay ulaşabilmek adına, hakkınız olmamasına rağmen geldiğiniz on binlerce kilometre yoldan sonra, yokettiğiniz ailelerin, yaktığınız canların, ana babasız bıraktığınız çocuklara olan hesabınızı elbet ödeyeceksiniz..

Bizler buna ilahi adalet diyoruz… Ve o gün sizlerin cehennemle tanışacağı anı iple çekiyoruz…

Evet insanız kırılabiliyoruz…

Unutmayın zalimler sizinde “unufak” edileceğiniz günü sabırsızlıkla bekliyoruz…