Artvin..

Çocukluk yıllarımda Artvini tanıtan yazıları okurken, “Serhat şehrimiz” tanımına rastlardım sık sık. Kelime anlamını bilmezdim . En azından “yeşil” bir memleket olduğu için böyle yazıyorlar diye düşünürdüm.Gün geldi Serhatın “sınır” anlamına geldiğini öğrendim. Gel zaman git zaman “yeşil Artvin” tanımı sıkça kullanılmaya başlandı. Yeşiliyle belki “Bursa” gibi reklam yapamadı Artvin ama, bu durum Artvinin “en yeşil” olmasının da önüne geçemedi.

Üstteki fotoğrafta bunun en önemli göstergesi olsa gerek. Köyümden çektiğim bu kare “Artvin şehir merkezini” gösteriyor. Dağın yamacına kurulmuş bu “zor” şehir, yeşil sıfatını ne denli hak ediyor varın siz karar verin..

Bilirsiniz ki avantajı olan herşeyin muhakkak bi dejavantajı da vardır. Zaten yaşamı güzel kılan olgular da bu tezatlıklar sayesinde anlamlı olurlar. Artvin başta olmak üzere “doğu karadeniz” de böyledir. Büyüleyici doğasıyla insana uzun bi ömür vadeder.En fazla yağmuru, en temiz havayı, en bol kar yağışlarını,en güzel mevsim geçişlerini, en temiz gökyüzünü ve herşeyin en doğalını burada bulabilirsiniz..

Ama ne var ki yaşam şartları, insanoğlunu zamanla göçe zorlar ve dört duvar arasında bi ömür yaşamaya mahkum ettirir.İnsan ormanı, doğayı yapay bi kaç parkla yaşamaya çalışır ve oksijeni bile yetesiye bulamadan hayatına devam eder. Bu yöreler maalesef ki göç konusundan en muzdarip olan yerlerin başında gelmekte. Doğal güzelliklerini saymakla bitiremeyeceğim Doğu Karadeniz ne yazıkki imkansızlıklar yüzünden git gide insansız kalıyor..

Bu coğrafyada da ne yapılır ki diye sorduğunuzu da duyar gibiyim.. Evet, suyun kaliteli olduğu bi yerde “su dolum tesisi” yapılabilir. Ormanı bol olan bi yerde doğa katliamı yaşatmayacak şekilde kesilmesi gereken ağaçlarla mobilya veya kereste üzerine büyük işletmeler açılabilir. Yeşili sayesinde büyük çaplı hayvancılık işletmelerine ev sahipliği yapabilir.. Maalesef ki Artvinde bunları göremiyorsunuz.

Aslında doğanın biz insanların elinden çektiklerini de düşününce bazan insanlar iyiki buralardan uzak kalmış demekten de kendimi alamıyorum. İnsanların memleketlerinden uzak diyarlarda çalışmak zorunda kalmasıyla, doğayı umursuzca mahvetmeleri arasında ki darboğaz da aşılamaz bi hale gelmiş durumda.

Ne kadar imkansızlıklarla dolu da olsa, buralardayız. Havasına, suyuna, doğasına aşığız. Sosyal hayatı önemsemeyen herkesi bir doğa harikası Artvinde yaşamaya davet ediyoruz.

Kendi objektifimden fotoğraflarla sizleri başbaşa bırakıyorum..

Kalın sağlıcakla.

Reklamlar

1 yıl..

1 yıl olmuş be..

Kocaman bir sene nede çabuk geçmiş. Acaba yazabilir iyim? Acaba yazdığım okunur mu? telaşesiyle başladığım blog yolculuğum, ilk senesini tamamlamış.

Bu süreçte güzel insanların güzel fikirlerine muhatap olmuş olmak, belkide bu serüvenin en güzel tarafı olmuştu benim için.. Ayrıca yazdıklarımdan sonsuza kadar birilerinin fayda görecek olduğunu bilmenin yarattığı kıvanç ta mutluluğum..

Doğru bildiğimi süslemeden okuyucuya okutabilmek amacımın, değerli blog yazarlarının anlamlı yorumları sayesinde başarabildiğimi hissediyorum. Ama şu varki, bu platform “tembel” insanları sevmiyor. Kendini aylarca unutturan kalem sahipleri zararın en büyüğünü blog severlere veriyor. Öyleki yazı yazmasını günlerce beklediğim bloggerlar oldu bu süreçte. Acaba nasıl bi konu seçip neler yazacak diye merak içerisine düştüğüm anlar halen hafızam da taptaze..

Ne yazık ki bende veremedim uzun zamandır kendimi yazılara. Engel oldu bişey ler sanki.. Suçlu aramaya gerek yok en büyük engel bendim belkide.Yıl dönümüyle beraber tekrar eskisi gibi hava yakalamak istiyorum bu sayfalarda. İlk gün ki heyecanımı aramaktan yanayım vesselam. Güzel anıları tekrar yaşatmak iyi gelecektir ruhuma eminim.

Tekrardan güzel yazılarda buluşmak dileğiyle.

Hayvanlara yapılan işkence..

Yaşam hakkı şüphesiz dünya üzerinde ki en büyük haktır.

İnsan, hayvan veyahut bir bitki hiç farketmez

Hiçbirinin yaşam hakkına gerekmediği müddetçe gem vurulamaz..

Ama gelin görün ki dünya üzerinde ki en kibirli varlık “insan” kural dinlemezliğinin yüzünden kendi keyfiyeti gereğince, kendi dışındaki yaratılmışlara yaşam hakkı tanımayabiliyor.

Özellikle hayvanlara yapılan işkenceler konusunda anlam veremeceğim şekilde, adına “insan” denmeyecek yaratıkların onlara karşı dayanılmaz muamelelere giriştiğinin görüntülerini sıkça görmeye başladık.

Aracının arkasına bağlanıp sürüklenen, ateşin üzerine canlı canlı atılan ve hunharca şekilde orantısız güç uygulanan aynı dünyayı paylaştığımız o canlıların yaşam hakları konusunda birey olarak hepimizin üzerine büyük sorumluluklar düştüğünü bilmemiz gerekiyor.

Toplumsal konularda iyice duyarsızlaşmaya başladığımız bu dönemde aslında sosyal medya, istismar, işkence ve yaşam haklarına yapılan saldırılarda farkındalık yaratmayı başarabiliyor.Yapılan herhangi bir kötülük oradan geçen biri tarafından kolayca cep telefonları tarafından görüntülenip, kısa sürede milyonlara ulaşabiliyor. Bu sayede yönetimler de çığ gibi büyüyen tepki karşısında sessiz kalamıyor ve cezai yaptırımlar konusunda atılacak adımlar süratle atılıyor.

Yalnız, sorun cezai yaptırımların içeriği noktasında tıkanıyor. Örneğin yakın zaman evvel Edirne Keşan da köpeğini aracının arkasına bağlayıp hayvancağızı harap ve bitap yerlerde sürükleyen, sanki yaptığı iyi bişeymişcesine pişmiş kelle gibi sırıtan adamın görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyor. Yaptığı bu vahşete rağmen aldığı ceza ise şaşırmayacağımız şekilde cüzi miktar da idari para cezası.. Ne yazık ki güzel ülkemde bu örnekleri daha da artırabiliriz.

Neler yapılabilir noktasında ise, hükümet hayvanlara işkence eden ve öldürenlerle ilgili olarak alt sınırın 4.5, üst sınırında 7 yıl hapis cezası olduğu kanun teklifi hazırlıyor.

Güzel mi diye sorarsanız bunun fevkalade bi karar olduğunu söyleyebilirim. Ama bazı çekincelerim de yok değil maalesef..

Toplumumuz, üzülerek söylüyorum ki hak ihlalleri konusunda deyim yerindeyse birbirleri ile yarışır durumda.Trafikte ki sabırsızlık ve bencillik, toplu ulaşımlardaki anlayışsız davranışlar, hangi ortam olduğu önemsiz olmakla beraber hep birilerini ezip öne geçme isteğimiz, konumuz olan hayvanların yaşam haklarına saygı duymamamız aslında bu konuda ki hapis cezası yatırımının uygulanmasını zorlaştırıyor. Şöyle ki, bir toplum genel kanaat olarak hangi bilince sahipse, maalesef ki yargı mensuplarıda aynı toplumun yetiştirdiği bireyler olarak o normların etkisi altında karar vermeye yelteneceklerdir. Belkide duygusal yönleri ağır basacak, doğruyu, yani hayvana yapılan işkenceyi vereceği hapis cezasını “gereksiz” görüp onu idari para cezasına çevireceklerdir.Bana göre muhtemel sonuçlar idari para cezası denilip davanın düşmesi olacaktır.

Ne yapılabilir noktasında ise makul önerilerim var.

Mesela yapılan işkencenin mahiyetine göre caydırıcı nitelikte yüksek para cezaları, medya cihazlarının yaygın kullanıldığı dönemde insanları bu tarz fiillerin uzak tutabilir. Veya işkence etmiş olduğu hayvanın barınaklara alındıktan sonraki senelere ait bakım masraflarının işkenceci tarafından fazlasıyla tahsil edilmesi gibi.

Tabiki şu anda yapıldığı gibi cüzi idari para cezaları gibi değil. Meblası yüksek, caydırıcı ve o dilsiz hayvana verdiği eziyetin kendi cebinde, acısını çekeceği cinsten..

Yaradılanı hoşgör, yaradandan ötürü” felsefesine erişmektir ya aslında olması gereken..neyse

Sevmek ve saygı duymaktır yeterli gelecek olan..

Esenlikle..

Dikkat kırılabilir..!!

Az evvel elime gelen kargo kutusunun üzerindeki yazı dikkatimi çekti..

Dikkat kırılabilir

Ve o an sordum kendime.. Maddeye böylesine değer verdiğimiz dünyada, boynumuza büyük puntolarla yazılmış “Dikkat kırılabilir” lafzını yazıp dolaşsak farkındalık yaratabilirmiydik?

İnsanların birbirine tahammülünün bitmeye yakın olduğu bu noktada, maddeyi insandan üstün kılan zihniyete karşı yapacağımız bu hareket bi karşılık bulabilir miydi sizce?

Gitgide yaşanabilirlikten uzaklaşan dünyanın gerçek hammadesi olan “insan” sırf daha çok kazanabilmek adına başkalarının “mütevazi” hayatlarından ne zaman el çekecek.. Bileniniz varmı?

Bi yavrunun feryadı gün gelipte “lanet olsun ben ne yapmışım” dedirtmeyecekmi sizlere ey para baronları, çocuk katilleri…

Kendi tabirinizle “diğer insanları” sırf petrol için, makam-mevki için, toprak kazanmak için ne kadar zaman daha öldürmeye devam edeceksiniz..? Herkes bitene kadarmı..?

Sizler lanet koltuklarınızda daha fazla oturabilmek, karnınızı daha fazla doyurabilmek, hırslarınıza daha kolay ulaşabilmek adına, hakkınız olmamasına rağmen geldiğiniz on binlerce kilometre yoldan sonra, yokettiğiniz ailelerin, yaktığınız canların, ana babasız bıraktığınız çocuklara olan hesabınızı elbet ödeyeceksiniz..

Bizler buna ilahi adalet diyoruz… Ve o gün sizlerin cehennemle tanışacağı anı iple çekiyoruz…

Evet insanız kırılabiliyoruz…

Unutmayın zalimler sizinde “unufak” edileceğiniz günü sabırsızlıkla bekliyoruz…

Karakutularımız..

Karakutularımız..

Cebimiz ve çantalarımızda ki “sır” dolu dünyamız ;

Cep telefonlarımız..

Dün kendime ayırdığım vakti, sinema filmi izlemek için kullanmak istedim.Gösterimde hangi filmin olduğunu bilmediğim halde gişenin önünde ki afişte “cebimdeki yabancı”isminde ki filmin, hemen yarım saat sonraki seansta oynatılacağını gördüm. Tek salonlu sinema olduğu için başka bi seçeneğimin olmadığını fark ettim ve biletimi aldım.

Afişte gördüğüm oyuncu kadrosu bana sıcak gelmişti belkide. Çok fazla girip girmeme konusunda kararsız kalmamış olmamamın sebebi de buydu belkide. Yine kadrodan yola çıkarak yaptığım öndeğerlendirme, filmin zevkli bi komedi filmi olduğunu düşünmeme sebep olmuştu.

Filmin tamamı ev ortamında, tamamına yakını ise mutfakta geçmekte. Türk sineması olarak bu tür prodüksiyonlara pek fazla rastlanmamış olmamız, filmin seyir zevki açısından nasıl bi performans sunacağını düşünmenize sebep olabilir. Tabi eğer filme ait tanıtım yazılarını okumuşsanız..

Masanın etrafında üç çift ve yanında partneri olmayan bir adam. Erkeklerin dördüde çocukluktan beridir dostluklarını korumuş, sözde birbirlerinden bişey saklamamış sıkı fıkı arkadaşlar. Birisi yeni evli, birisi evli ama ilişkisi iyi gitmeyen bir çift, diğeri ise film de en iyi görünen çift diyebilirim.

Kırmızı mı beyaz mı ? sorusuyla kadehlere dökülen şaraplar ile yemek ve sohbet başlıyor. İlk anları çok sıcak ve akıcı devam eden güzel dakikalar, masadaki kadim dostların ortak aldıkları karar sonucu bozulmaya başlıyor.

Alınan karar “dürüstlük ve şeffaflık” üzerine kurulu bi “oyun” dan ibaret..Ama oyunun aslında can yakma ihtimali olmaya aday bi yaklaşım olduğunu, masadakilerin anlaması çok uzun sürmüyor..

“Herkes cep telefonunu yemek boyunca masanın üzerine koyacak ve gelen mesajlar sesli bi şekilde okunacak. Aynı şekilde gelen aramalarda da hoparlör açılıp görüşme herkesin duyabileceği şekilde yapılacak”

Ortak alınan bu oyun kararı sonucu, masanın üzerine telefonunu rahat bi şekilde bırakanlarda oluyor çekinerek ve düşünerek bu kararı alanlarda..

Tam bu andan itibaren filmin gerim gerim gerilemeye başladığını farkediyorsunuz.İlk dakikalarda gelen arama ve mesajların masumane şeyler olduğunu görüyor fakat ilerleyen dakikaların da acımasız olacağını öngörüyorsunuz…

Etkileyici, sarsıcı.. Belki sinir bozucu ama herbirisi bizden.. Kızıyorsunuz ama duraksayıp soruyorsunuz.

Ben bunun neresindeyim?

Benimde ailemden, eşim, dostumdan sakladığım neler var?

Cep telefonları hayatıma girmeden önce böyle sırlarım varmıydı?

Herşey herkesin bilmesi gerek diye bişey mi var sanki?

Aynı şeyi bende yaptım mı?

En yakınımdakilerden böyle bişeyi neden sakladım?

Tümüyle şeffaf biri olsaydım ve gerçekten dürüst olduğuma inansaydım filmin bütününü izlememe gerek kaldırmıydı?

Neden sosyallaştikçe bu kadar çok etrafımızdan asosyal oluyoruz?

Gibi onlarca soru…

Herbirinin içerisinde saklı olan kötü düşüncelerin, nasılda hemen yanıbaşımız da taşıdığımız cihazlardan öğrenebileceğinizi görüyorsunuz..

Kendini kandırmanın dışa vurumlarını soluksuzca izliyorsunuz..

Ben sinema eleştirmeni değilim. Cast, senaryo, yönetim olarak bi filmi eleştirebilecek seviyede görmüyorum kendimi. Bunun yanında “gitmeye değmezdi, zaman kaybı, bok gibi film”gibi benzetmeler yapan tarafta da değilim

Ama bu film için bi kaç kelam etmem gerek.Etmeliyim de..

Can alıcı tek bi soru yeterli gelecek belkide…

” Yüzleşmekten korku duyduğumuz her hangi bir şeyin içerisinde” insan” olarak ne amaçla bulunuruz.?”

İşte bu filmi izlenisi kılan da bu soruyu sormuş olması..

Belki cevap bulamayacaksınız ama emin olun henüz film bitmeden kendinizi sorgulamaya başlıcaksınız.

” Karakutularımız”la tanıştık tanışalı nasılda deve kuşu misali başımızı kumun içine gömdüğünüzün farkına varacaksınız..

Filmi şiddetle tavsiye ederken,gitmeden son bi kez daha düşünmenizi tavsiye ediyorum..

Her bakımdan kendinizi bulacaksınız..

Esenlikle…

Çocuk yetişirken..

Hayatı güzel kılan nedir diye sorsam, anne ve babalar eminim ki “evlat” cevabını verecektir.

Henüz çocuk sahibi olmamış olanlar, bekarlar veya çocuk sahibi olmayı düşünmeyenlerde eminim ki çocukların hayatı güzelleştirdiğini söyleyecektir.

“Çocuk” gelecektir. Işıktır, yoldur..

Geleceğin aydınlık mı yoksa karanlık mı olacağı sorusuna verilen cevabın “öznesidir”…

Peki hiç bişeyden haberi olmayan ve kendi isteği dışında dünyaya gelen “çocuk” için öğretici olacak olan kimdir ?

Pek tabiki çocuğu hayata hazırlamakta başrolde olan anne ve babadır.Dünyaya yeni gelen bir bebeğin anne sütü ile beslenmesi ne denli önemliyse, çoçuğun da ilk eğitimini ebeveynlerinden alması da o denli önemlidir.

Her ailenin, her ebeveynin “doğru” insan olması doğal olarak beklenilemez.Bunun yanında, her insan “iyi” olmayacağı gibi, her iyi insanın da iyi anne baba olabilmesi söz konusu değildir.

Bu durumda çocuk yetiştirme konusu belli normlar çerçevesinde, toplumun kendi geleneklerine bağlı olarak süregelmiş yazılı olmayan kuralları ile yol alacaktır.

Atalarımızın meşhur sözü “Ağaç yaşken eğilir” aslında çocuk yetiştirmenin kısa özeti gibidir.Örnekleri çoğaltabilirsiniz.Toprağa ektiğiniz fidanın, tarlaya ektiğiniz tohumun büyütülmesi, sulanması, toprağının havalandırılması olacaktır “bitkiyi” güçlü kılacak olan.Çocuk konusuda böyledir.İlk etapta anne sütünü alıp fizyolojisi güçlü olacak çocuk, tamamlayıcı olarak ise evveliyatında dünyada ki bütün hislerin üzerinde yer alan “sevgi” yi öğrenecektir.

“Sevgiyi” anne ve babanın gözlerinden tanımalıdır çocuk.Anne babanın şefkat dolu kucağında, kin ve nefretten uzak kalmalıdır.

Çevresinde gördüğü olumsuzlukları Anne babasında görmemelidir.Bu onun gelişimi için fazlasıyla tehlikeli olacaktır çünkü.Anne baba çocuğun yanında birbirine sesini bile yükseltmekten kaçınmalı, şiddetin her türlüsünden çocukları korumalıdır.

Hayatı yeni tanımaya başlayan küçük bireyler için gözlem en önemli eylemdir.Herşeyi duymaya, görmeye ve taklite meyilli olunan bu zamanlar ağacın “yaş” olduğu vakitlerdir.Yapmamasını istediğiniz birşeyi sözel olarak ne kadar uyarırsanız uyarın eğer ki kendiniz aynı eylemi “herhangi bir vakitte” yapsanız bile çocuk sizin sözünüzü dinlemeyecek, yaptığınız hareketin doğru olduğunu idrak edecektir.

Atma” veya “kırma” şeklinde emir kipi kullandığımız çocuk, çağımızın vazgeçilmezlerinden internet ve televizyon da gördüğü herhangi bi şiddet sahnesinde sizin söylediğiniz şeyi göz ardı edecek ve gördüğü şeyin doğru olduğunu düşünecektir.O sebeple önceliğimiz çocuklarımızı zararlı yayınlara maruz bırakmamak olmalı.Böyle bişey olduğu taktirde ise mevzu bahis eylemlerin yanlış şeyler olduğunu güzel bi şekilde idrak ettirmeliyiz.

Son zamanlarda ısdırap duyarak izlediğimiz hayvanlara işkence videoları ve haberlerini hatırlayın.Hayvanlara sempati duymayan ailelerin, şefkat ve merhametten uzak düşünceleri çocuğun bilinçaltında yerleşim gösterir.Maalesef ki yıllar sonra kendinden başka canlıya yaşam şansı tanımayan “vahşi” diyebileceğimiz insanlar yetişebilir.

Çocuk merhametli olsun isteniyorsa aileden onu görmelidir.Yardımsever olması isteniyorsa yardımlaşmanın ne büyük bi değer olduğunu, annesinin komşusuna verdiği bi kap pasta, bi tabak yemek, iki tutam tuz ile hissetmelidir.

Çocuk yetiştirmek konusunda dış çevrenin çok etkili olduğu bir dönemden geçerken, dikkat edilmesi gereken birçok şey olduğuna inanıyorum.Okul çağına başladıktan sonra ki süreçte özellikle arkadaş ortamı, çocuk için ailesinin kararlarından bile daha belirleyici olabiliyor.Büyük bi dejavantaj sebebi olan bu durumun aşılamaz bi hale gelip gelmemesi de yine ailenin çocuğu ile ilgili iletişim kanallarının sağlıklı olup olmamasıyla alakalı.

Dış çevre ile ilgili çocuğu ilgilendiren ne varsa oturup bir arkadaş gibi eğrisini doğrusunu anlatmak fazlasıyla önem arzedecektir.Çocuğun olumlu veya olumsuz yaşadıklarını ebeveynlerin dinlemesi ve ona göre gerekli adımların atılması sağlanmalıdır.

Anne baba, çocuğum üzerinde ne kadar etkiliyim ? sorusunu sık sık kendisine sormalı ve verdiği cevapların üzerine korkusuzca gitmelidir.Böyle yapılmazsa dış etkenler çocuğu içinden çıkması zor noktalara getirebilir.

Herşeyden mühimi yukarda da bahsettiğim şekli ile her şeye”sevgi” ile başlanılabilir.Sevginin olmadığı yerde “sadece çocuk için değil” hiç kimse için huzur ve yaşam yoktur.Kin, nefret ve merhametsizlikten beslenen birey maalesef ki kendi soyuna fazla birşey katamayacaktır.

Bana göre çocuk yetiştirirken ki temel amaç, topluma, üstün ahlaklı ve hayata at gözlükleri ile bakmayacak bireyler kazandırmak olmalıdır.Yarınların aydınlık olması adına gereken yegane şey bundan başkası değildir.

Esenlikle..