Sonbahar…

Erkenden kararan hava…

Soğuk esen kuzeyli rüzgar..

Rüzgarla dans eden sararmış yaprak…

Arabesk takılmaya başlayan ruhum…

Ruhum

Bilki, son demleridir artık doğa ananın…

Son demleridir cıvıl cıvıl parlayan tabiatın…

Ana rahmine düştüğün ilk andan sonra…

Seninde tadmak için sıraya girdiğin…

Kaçınılmazın…

Sonbaharın…

Reklamlar

Söz ile yazının arasında ki 7 ince fark…

-Yüzyıllar geçsede yazı, sözden farklı olarak hissedilebilir ve bununla berabe onu yazan parmaklar,  yazının anlatmak istediği anlamın dışında bile,  sonraki nesillere bi çok sey anlatabilir. (Örneğin insan kanı ile yazılan yazılar)..

-Rivayetlerle (Söz)  tarih öğrenilemez.O sebeple literatürde “tarihin ilk yazılı kaynakları” diye bir kavram vardır…

Yazının yeryüzünde tahrip olma durumu her daim söz konusudur fakat “söz” devamlı genişleyen evrende sonsuza kadar yol alır. (Günün birinde tarihi kişiliklerin seslerini duyabilmek dileğiyle)

Sözcüklerle hislerini anlatmak çoğu kişi için oldukça zor olurken, düsünceleri yazıya döküp sunmak çok daha kolaydır… (Mektuplar bu yüzden daha duygu dolu olurken, son yıllar da artış gösteren kavram,  “klavye kahramanlığı” da bu yüzden revaçtadır)…

-Şahit olmadığı müddetçe söz, sadece karşılıklı güven esasına dayalıyken, altında imza olduğu müddetçe yazılı kaynaklar doğruluğu tartışılmayacak güce sahiptir…

Sözler samimiyetin, yazılar ise resmiyetin dilidir…

Söz ile kurduğunuz diyalogların kaçak dövüşçüsü gözler, yazı ile gerçekleştirdiğiniz paylaşımın kaçak dövüşeni ise nefsinizdir…(Gözler yalan söylemez, beceremez ama göz görmeyince nefis katlanabilir, yalan yazdırabilir)


Yazınızda, sözünüzde bir olsun…


Eaenlikle…

Artık hissedemediğim özlemlerim…

Kremalı bisküvinin kokusu…

Dondurmanın içimi eriten enfes tadı…

Cengiz Kurtoğlu dinlemek için çıldırışlarım..

Polifonik melodi düşkünlüğüm..

 Galatasaray sevdası…

Sarellenin kapağını açınca, yüzümü sarmalayan istemsiz gülücük…

Seçim sonuçlarını tv karşısında beklemek…

Saat 8’de uyanmak…

İnatla akşam ezanından sonra eve gitmek..

Sırf okula gitmemek adına, kar yağmasını beklemek…

Okul kıyafetlerimi alacağımız mağazadaki yoğun naftalin kokusu…

Alınan ilk bisikletimde  hissettiğim coşku…

Ödevlerimi Cuma akşamı yaptıktan sonra ki rahatlık…

Cuma öğlen sonrası okul bahcesinde okuduğumuz İstiklal marşı…

Sahura “anne” sesiyle uyanmak…

Arkanda sıradağ gibi duran bir “babanın” olduğunu bilmek…

Kardeşlerinden hiç ayrılmayacagını düşünmek..

Bir daha yaşanmayacak olan nice anlam ve mutluluklar….

Çabucak geçen yıllardan arda kalan hatıralar…

Hepsi ayrı ayrı sızlatsada burnumu, tüm yaşanmışlıklarıma ve tüm özlemlerime selam ederim…

Esen kalın…

Yine yeni yeniden…

Başlayabilmeli duraksanan o yerden.Gül bahcelerinin içerisinden yürüyemesekte,dolansada ayaklarımıza sarmaşık dikenleri, inat etmeli,ar etmeli  yeniden…                                                                      

Deliler gününüz kutlu olsun…


Bugün twitter’da gezinirken “başında kırmızı bi huni”ile poz vermiş birinin resmini gördüm.Altinda ise bir kutlama mesajı ;

“8 Kasım deliler günümüz kutlu olsun”yazıyordu..

Fotoğraf çekinenin mizahi bi yaklaşım içerisinde poz verdiğini de görünce,istemsiz bi gülme sarmaladı yüzümü.

Evvela gerçekten böyle bir gün varmı diye arastırdım.9 yıldır “deliler gününün”kutlandığını öğrenmiş oldum.

Bugünü kutlamanın amacı “makara” yapmak mı..yoksa “delileri” onore etmekmidir meçhul..

8 senelik süreçte yapılan etkinliklere göz ucuyla bakınca toplumumuzun “delilik”müessesesine fazlasıyla mizahi yaklaştığını söylesem herhalde yanlış birşey söylememiş olurum.

Çanakkale’nin Lapseki ilçesinde 20 yıldan fazladır düzenlenen “deliler kongresi” bunun en bariz örneği olsa gerek.Her yıl kongrede birisinin “başkan“seçilmesi, yağmur çamur tanımadan kongrenin yapılacağı yere yaya yürünmesi, seçilen başkanın “en büyük deli benim”demiş olması ve “delilerin “sis”li ortam da kaybolmamaları için boyunları zil takılması gibi şeyler ne demek istediğimi anlatıyor sanırım.

Bu konuda bi özeleştiri de yapsam iyi olacak..

Çocukluğumda, peşimizden koşturduğumuz “Deli Osman “isminde birisi vardı ,rahmetle anarım kendisini.Cocukluk aklı işte,koskoca adamı peşimizden sürüklerdik.Bagıra bağıra ardımızdan  gelir, biz kacardık o kovalardı.Mutlu olurduk hesapta…Dedim ya çocuk aklı.Neden bu hale geldin diye de bi kez bile sorgulamadık hani..

Şimdilerde dönüp bakınca geçmişime o insana yaptiklarimdan ötürü kendime kızıyorum.”Yahu ne gereksiz işler yapmışım  demekten kendimi alamıyorum.. Bu düşüncede olduğum için , yanımda herhangi birisi, adına “deli”dedigimiz, sözlük anlamı da “akli dengesi bozuk”olan kişilere karşı küçümseyici tavırlarda bulununca deyim yerindeyse çıldıracak gibi oluyorum.Kimsenin kimseye üstünlük taslama hakkı olmaması gerekirken,bunu hakmış gibi görenlere tepkimi sert bi şekilde koymaktan kendimi geri cekmiyorum..

Şahit olmuşsunuzdur eminim,çevrenizde birilerinin “akli dengesi bozuk”olanlara karşı hoş olmayan tavırlarla alay ettiğini…

Tam bu noktada  “ironik” bir durum da yok değil.Hemen herkes bu insanlarla “alay”etmenin yanlış olduğunu bilir ama o insanı birileri konuştururken veya kızdırırken onu seyretmekten de  fazlasıyla zevk alırlar..

“Etme bulma dünyası” demişler…

Bilinmesi gerekir ki hepimiz yarınların potansiyel delileriyiz…😊

Hele hele son zamanların Türkiyesinde…

Ne yapsak acaba hep beraber delirmeyemi başlasak..Hem cezai ehliyetimiz de kalkar.Kimselerde ilişemez…

Deliliğe vurmak”deyimini anımsayın..

Deli numarası yapmak”mesela…

Deli olmanın prim kazandırdığı bi ortamda hele de şartlar musaitken delirmenin tam sırasıdır bence..

“Deli”kelimesi geçince aklıma güzel bi fıkra geliverir;

Akıl hastanesinin önünde arabanın lastiği patlar.İçinden inen şoför lastiği değiştirmek için bijonları söker.

Sökülen bijonlar bir aksilik sonucu arabanın hemen yanıbaşında ki mazgal’dan içeri düşer.

Araç sahibinin aracına lastiği takabilmesi için bijonları takabilmesi de şarttır.Adam kara kara düşünürken akıl hastanesinin camından kendisini izleyen “deli”nin sesine dikkat kesilir.

-Ulan salak ne yapıyorsun sabah beridir orda ?

Lastiğim patladı. Değiseyim derken de bijonlar mazgala düştü.

-“Düşündüğün şeye bak” der  “deli”…Her bi lastikten bir bijon sök , lastiklerin hepsi 3 bijonlu olsun.Seni lastikciye kadar nasıl olsa idare eder.

Adam delinin dediğini yapar ve deliye dönerek ;

-“Senin ne işin var timarhanede” der.

Delinin verdiği cevap düşündürücüdür.

-Biz burada delilikten yatıyoruz kardeşim,salaklıktan değil… 

Fazla akılın da delilik emaresi olduğunu gösteren bu temsille,hepinize iyi akşamlar dilerim…

İçerisinde bir tutam delilik olmayan hayat eksik bir hayattır. PAULO COELHO

Ruh hali dengesiz yazımı okuduğunuz için de ayrıca teşekkür ederim… 😊

Sosyal medya bu hafta neleri konuştu…

YERLİ OTOMOBİL

2016 yılında büyük bi heyecan ile çalışmalara başlanacağı duyurulan ve bir İsveç markası olan “SAAB” ile anlaşma sağlanıp, 3 adet “prototip”modeli ülkemize getirilen araçların ne denli yerli araba sayılabileceği tartışma yaratmıştı.

Şimdilerde ise söz konusu olan, ülkemizde faaliyet gösteren 5 büyük firmanın,sıfırdan yerli otomobil üretmek icin kolları sıvadığı…

Tabi ki yerli kavramını kullanırken, yanlış anlaşılmalara mahal vermemek gerek.Şu an da dünya üzerinde hiç bi marka ürettiği aracına”yüzde yüz” yerli ibaresi basamıyor.Artık teknoloji de küreselleşmiş bi dünya mevcut.Araçların motoru,elektronik tertibatı veya çeşitli mekanik parçaları başka ülkelerden satın alınıyor. 

Türkiye araba imalatında özellikle uzak doğulu firmalar için özel bi pazar durumunda.Montajcılık üzerine kazandığımız tecrübemizi,yerli bi marka ile taçlandırmak eminim ülkemiz için oldukça güzel anlamlar ifade edecektir.

UCUZ ET..

Tarım bakanının geçen haftalar da “Halkımız 1  haftaya kadar ucuz et yiyecek“açıklamasının ardından tüm gözler et piyasasına çevrilmişti.Gecikmeli de olsa “ucuz et”konusunda adım atıldı.

Yurt genelinde faaliyet gösteren, “iki”adet zincir mağazada satılacak ucuz etlerin “Et ve Süt” kurumu vasıtası ile marketlere yönlendirileceği belirtiliyor. Kıymanın 29 kuşbaşının da 31 tl den satılacağı açıklanmış durumda.

Yalnız bu noktada tepki toplayan “ithal et”mevzusu kafa karıştırıyor.Özellikle gıda konusunda et ve et ürünlerinin fazlasıyla suistimale uğradığı aşikar.Hele hele ucuz et satacak olan, belirlenmiş marketlerin sattığı sucuk ve salam türevi ürünlerde “artık et“kullanıldığı şaibesi ortalıkta dolanırken.

Umarım bakanlık başladığı bu işi halkın yararına olacak şekilde takibini de “ilk”elden yapar ve gereksiz fısıltılara sebebiyet vermez.Ayrıca direk et ve süt kurumu tarafından marketlere gönderilecek olan etlerin, “üretici ve kasap” arasında ki süreçte “en çok kazananlar” diye ünlenen komisyoncuların da fiyatlarında mecburi indirime gitmesini gerektirebilir.Bu rekabetçi bi yaklaşım olur ve hiç değilse insanlar da kasaplardan daha uygun “et”satın alabilirler.

AKARYAKIT ZAMLARI

Enerji konusunda tükenmek bilmeyen dışa bağımlılığımız, “dolar” ile satın almış olduğumuz akaryakıtın devamlı zamlanmasına ve bizlerin her geçen gün enflasyon karşısında deyim yerindeyse “erimemize” sebep olmakta.

Yüksek vergilendirmeler yüzünden zaten dünyanın en pahalı benzinini kullanan halkımız,ardı arkası kesilmeyen zamlarla nasıl başa çıkacağını kara kara düşünmekte.

Elektrikli arabalar yaygınlaşırsa daha az öderiz diye bi düşünce de pek tabi ki mantıklı gelebilir fakat enerji konusunda dışa bağımlı kaldıkça eminim ki “elektriği” de petrol ürünlerinden daha pahalıya satın alabiliriz.. Malûm bu ülkede birşeyler ucuz bile olsa, yüksek “vergiler”sayesinde kolayca ateş pahası olabiliyor.

KAPANMAYAN YARAMIZ SEHİTLERİMİZ..

Hakkari’de 6 asker ve 2 korucumuz hainler tarafından şehit edildi.Arkalarında sekiz ayrı hikaye bırakarak vatan uğruna canlarını verdiler.Sehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.Umarım ki şehit haberleri artık son bulur.

Yazılacak çok şey var iken,terörü bitirme noktasında da çok şeyler olmalı.Herseyin bi an evvel yoluna girmesi dileğiyle..

Esenlikle….